Kadın, Aile, Yaşam, Hayata Dair Herşeyden Birazcık…

Toplumun Ortak Sorunu Kadın Cinayetleri


Adalet Bakanlığı’nın 2002-2009 yılları arasında kadın cinayetlerinin yüzde 1400 artış gösterdiği açıklaması, toplumda en yüksek artış oranına sahip toplumsal sorunun kadın cinayetleri olduğunun kanıtıdır. 2013 yılında da pek çok kadın en çok tanıdıkları erkekler tarafından, ev içi şiddetin bir sonucu olarak öldürülmektedirler. Bu nedenle makalede geniş çerçevede Türkiye’de kadın cinayetlerinin nedenleri ele alınacaktır.

Kadın Cinayeti Kavramı

Kadınlar ve erkeklere doğdukları andan itibaren, biyolojik farklılıklarına ek olarak kültürel olarak da farklı olduklarını pekiştiren belli roller ve davranış kalıpları öğretilmektedir. Bu öğrenme sonucu, toplum nezdinde toplumsal olarak belirlenmiş kadınlık ve erkeklik tanımları oluşturulmaktadır. Bu kavram toplumsal cinsiyet olarak adlandırılmaktadır. Kadın cinayetleri kavramı da kadınların toplumsal rolleri ile bağlantılı nedenlerle öldürülmeleri anlamında kullanılmaktadır.[1]Dolayısıyla, kadınların öldüğü her eylem kadın cinayeti olarak adlandırılmamaktadır. Kadın cinayetleri, kadınların kadın oldukları için öldürülmeleri anlamına karşılık gelmektedir. Bu adlandırmada ve bu cinayetlerin toplumsal cinsiyet kavramı ile bağının kurulmasında ulusal ve uluslararası çapta kadın hareketlerinin büyük payı vardır.[2]

2005-2011 yılları arasında 4 bin 190 kadının namusu koruma, yoksulluk, işsizlik, aldatma, evi terk etme, boşanma gibi sebeplerle erkekler tarafından öldürüldüğünü düşünürsek, kadın cinayetleri kadına yönelik şiddetin bir parçası olarak münferit değil sistematiktir.[3] Kadın cinayetleri ev içinde ve pek çok kurum ve mekânlarda meydana geldiğinden toplumsaldır Bu nedenle ve kadın cinayetlerinin çözümüne yönelik toplumsal önlemler alınmalıdır.

Kadın Cinayetlerinin Nedenleri

Kadına yönelik şiddetin bir parçası olarak kadın cinayetlerinin temelleri pek çok toplumsal dinamiği barındırmakla birlikte, devlet kurumlarının aldığı yetersiz önlemler, erkek egemen kültürün baskınlığı ve ev içinin mahrem oluşu algısı ile açıklanabilir.

Kadın cinayetleri kadına yönelik şiddetin bir sonucudur. Kadına yönelik şiddet, kadının fiziksel, duygusal, cinsel, ekonomik açıdan zarar görmesine sebep olan ve kadının temel hak ve özgürlüklerini, onurunu zedeleyen ve en önemlisi de yaşama hakkını tehdit eden bir eylemdir.[4] Kadın cinayetleri kadınların yaşam hakkını ortadan kaldıran bir olaydır. Bu bağlamda kadınların yaşam hakkını korumak ve sağlamak devletin görevidir.

Son kırk yıldır, devletler kadına yönelik şiddeti bir insan hakları ihlali olarak kabul etmekte ve bu şiddeti önleyici yasalar düzenlenmektedir. Bu doğrultuda devletler kadına yönelik şiddeti önleme ödevlerine sahip olduklarını açıkça hukuk kuralları vasıtasıyla ilan etmektedirler.[5] Örneğin Birleşmiş Milletler’ce 1979’da kabul edilen Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne Türkiye 1985 yılında taraf olmuştur. Ayrıca Türkiye 2011 yılındaKadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni imzalamıştır.[6] Avrupa Birliği müktesebatına uyum çerçevesinde toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin giderilmesi için ulusal eylem planları oluşturulmaktadır. İmzalanan uluslararası sözleşmelerin iç hukuka yansıtılması çabasının bir örneği de Türkiye’de, kadına yönelik şiddet açısından devlet bazında çeşitli dinamikleri içine alarak hazırlanan 6284 numaralı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı şiddetin Önlenmesine Dair kanun”[7]dur. Bu kanun önemli bir gelişme olmasına karşın yeterli değildir. Çünkü 2013 yılında da kadın cinayetleri hala artarak devam etmektedir. Pek çok kadın, namus davası nedeniyle, boşandığı için, boşanmak isteğini dile getirdiği ya da ilişkisini bitirmek isteği için eşleri ya da sevdiği erkekler tarafından öldürülmektedir.

Namus cinayetlerinin kökeni esas olarak ataerkil toplumsal yapıya dayanmakta ve çok eski dönemlere kadar uzanmaktadır. TBMM araştırma komisyonu raporuna göre namus cinayetlerini oluşturan kültürel yapı, örf ve adetlerden kaynaklanmakta ve aile içindeki erkek egemen yapının sürdürülmesine hizmet etmektedir[8]. Kadın bedeninin namus, şeref, haysiyet kavramları ile özdeşleştirilmesi namus cinayetlerinin varlığını sürdürmekte ve namus cinayetlerinin devam etmesine sebep olmaktadır.

Uzun süre devlet politikaları ve hukuki düzenlemeler ev içi alanın mahrem olduğu anlayışıyla düzenlenmiş, kadınlara karşı işlenen suçlara karşı yeterli hukuki önlemler alınmamıştır. Ayrıca önlem alınmamasının altında yatan etkenler, aile içinde yaşananlardan devletin sorumlu olmadığı uygulaması ve kadına karşı işlenen suçların ya da cinayetlerin münferit olarak değerlendirilerek toplumsal bir sorun olarak ele alınmamasıdır. Bu tutum erkek egemen kültürün pekişmesine sebep olmuş, kadına karşı işlenen suçları önleyememiştir

Kadınlar genellikle aile içinde yaşanan her şeyin mahrem olduğu düşüncesiyle maruz kaldıkları şiddeti gizleme, kimseye söylememe eğilimindedirler. Fiziksel ve cinsel şiddet yaşamış kadınların yüzde 88’i, korku, ayıplanma, olayın duyulması endişesi, namus, dedikodu gibi gerekçeler nedeniyle, ne yakın çevresine ne sivil toplum örgütüne ne de devlet kuruluşlarından birine başvurmuştur[9]. Bütün bu etkenler kadın cinayetlerinin varlığına ve kadın cinayetlerinin sürdürülmesine sebep olmaktadır.

Değerlendirme

Bugün kadına yönelik şiddet bir insan hakları ihlali olarak kabul edilmekte ve bu şiddeti önleyici yasalar düzenlenmektedir. Ancak bu yasaların varlığı yetersiz kalmaktadır, çünkü yasal düzenlemelerin toplumsal hayata geçirilmesi zaman almaktadır. Çıkarılan yasanın uygulanmasını kolaylaştıracak bürokratik mekanizmaların üretilmesi ve bunların etkili bir şekilde uygulanması gerekmektedir. Bu nedenle her şeyden önce yasaların toplumsal yansıması sürecini beklemeden, kadın cinayetlerine karşı duyarlı toplumsal bilinç geliştirilmelidir. Kadına karşı ayırımcılığı önlemek ve kadın cinayetlerini durdurmak için uygulanan hukuksal düzenlemelere ek olarak, kadınların toplumsal hayatta sosyal ve ekonomik bağımsızlıklarını güçlendirecek düzenlemeler de yapılmalıdır.

Ayrıca kadının toplumsal ahlak anlayışı çerçevesinde kontrol edilmesi gerektiği, kontrol edici aktörlerin de erkekler olarak belirlenmesi, kadın cinayetlerinin artarak devam etmesine sebep olan diğer bir unsurdur. Bu nedenle kadın bedenlerinin erkeklerin kontrolünde olduğu algısının değişmesi gerekmektedir.

Kadın cinayetleri, genellikle ev içinde meydana gelmektedir. Bu nedenle evin ve ailenin dokunulmaz mahrem alanlar olduğu düşüncesi kadının güvenliği söz konusu olduğunda gevşetilmelidir.[10] Hâlihazırdaki namus olgusu öldürülen kadını ve kadının yaşamını değersiz gösterme, önemsiz kılma gibi bir işlev görmekte, tepkileri en aza indirmektedir.[11] Bu nedenle toplumsal duyarlılığı artırmak ve kadına karşı şiddet kültürünün önüne geçmek için, özellikle namus gerekçesinin dile getirilmemesi ve medyada yer verilmemesi gerekmektedir.

Kadınlar öldürülmeden önce pek çok kez şiddete maruz kalmaktadır ve üstelik maruz kalınan şiddetin öznesi sadece kadınlar değildir. Kadınlar ile birlikte çocuklar da bu sürece dâhildir. Özellikle çocukların şiddete ve cinayete tanık olması çocukların psikolojilerinde geri dönülmez hasarlar bırakmaktadır. Bu nedenle bu sürecin gerçekleşmemesi ve kadın cinayetlerinin önlenmesi için sıkı koruma önlemleri uygulanmalıdır. Bu koruma önlemleri tek merkezli değil aksine devlet ile birlikte yerel yönetimleri sivil toplum kuruluşlarını kapsayacak nitelikte olursa etkili çözümler üretilebilir.

Sonuç olarak, Türkiye, resmi olarak “AB’ye tam üyelik yolunda kararlı, bölgesinde insan haklarının, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve sosyal adaletin güvencesini oluşturan ve bunların daha yaygın zemin bulmasını gözeten bir ülke olarak” [12] değerlendirilse de Türkiye’nin kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerini önleme konusunda maalesef yeterli olmadığı gözlemlenmektedir.

Dipnotlar

[1] Elif Gazioğlu, “Kadın Cinayetleri: Kavramsallaştırma ve Sorunlu Yaklaşımlar” T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Hakemli Araştırma Dergisi, Ankara, Cilt: 7, Sayı: 30, 2013, s.93
[2] Gazioğlu, , s.92

[3] Gazioğlu, , s.95

[4] Orhan Özbey “Kadına Yönelik Şiddet-Şiddetin Temelleri”, Hukuk Gündemi Dergisi, 2012

[5] Gülriz Uygur, “Kadına Yönelik Şiddeti Önlemeye Yönelik Devletin Ödevi: Değişen Devlet Anlayışı mı?”, 2006
[6] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/03/20120308M1-1.pdf , Erişim Tarihi: 10.12.13

[7] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012.03.20120320-16.htm, Erişim Tarihi:10.12.13

[8] T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, “Töre ve Namus Cinayetleri ile Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan TBMM Araştırma Komisyonu Raporu”, 2006,s.109
[9] http://www.sabah.com.tr/Yasam/2011/09/23/urkuten-rapor Erişim Tarihi:09.12.2013

[10] Fatma Fidan ve Serpil Aytaç “Kadın Cinayetleri Sevgi Mi Namus Mu?”,2011, s.176

[11] Fatma Fidan ve Serpil Aytaç “Kadın Cinayetleri Sevgi Mi Namus Mu?”, 2011. s.176

[12] http://www.mfa.gov.tr/dis-politika-genel.tr.mfa

 

Bilge Derdiyok

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s